Jön Türkler Ve 2. Meşrutiyet Dönemi Hakkında Bilgi | Tarihi Ve Özellikleri

 

Jön Türkler Ve 2. Meşrutiyet Dönemi Hakkında Bilgi Tarihi Ve ÖzellikleriOsmanlı İmparatorluğunda 23-24 Temmuz 1908’de yeniden Meşrutiyet ilan edildiği haberi içeride ve dışarıda bir bomba gibi. patladı. Otuz .yılı aşkın bir süredir ülke çapında yayılmış geniş muhbir şebekesi ve sansür uygulamalarıyla kimseye soluk aldırtmayan, hiç yıkılmayacakmış gibi gözüken “II. Abdülhamit İstibdatı” kısa sürede çözüldü. Padişah peş etmiş, 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe konulmuştu. 1876 Anayasasını ilk kez yürürlüğe koyan da yine II. Abdülhamit’ti. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlıların 1860’larda verdikleri reform mücadeleleri sonucunda II. Abdülhamit bir meşrutiyet yönetimi kurulacağı vaadiyle 1876’da tahta çıkmış ve ilk Osmanlı Meclisi Mebusanı toplanmıştı. Sadrazamlığa getirilen Midhat Paşa , yönetiminde hazırlanan Anayasa kabul edilmiş, ancak II: Abdülhamit 1877’de Türk-Rus Savaşını bahane ederek Meclisi kapatmış, Midhat Paşayı sürgüne göndermişti. Buna karşın, reformlardan ve meşruti yönetiminden yana olanların mücadelesi ‘son bulmamıştr. Yeni Osmanlıların uzantısı sayılabilecek olan “Jön Türkler”, önce yurt içinde sonra da Avrupa ve Balkanlar’da örgütlenme ve propaganda çalışmalarına başlamışlardı.

Jön Türkler ve 2. Meşrutiyet dönemi Osmanlı İmparatorluğu’na ait bilgiler yabancı dildeki kaynaklar ve devlet arşivlerinde bulunan Osmanlıca belgelerden elde edilmektedir. Osmanlıcadan Türkçeye çeviri, araştırma sürecinin en önemli parçalarından biridir. Bu belgelerin profesyonel Osmanlıca Türkçe çeviri hizmeti veren bir Osmanlıca tercüme bürosu tarafından güvenilir bir şekilde tercüme edilmesine dikkat edilmelidir. Osmanlıca metin çeviri kalitesi, Osmanlı İmparatorluğunu incelerken Türkçe çeviriyi doğru anlamak ve Osmanlıca kaynakları doğru yorumlamak için önemlidir.

….

XIX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da da milliyetçi-devrimci ve liberal gençlik hareketlerinin “Genç İtalya”, “Genç Almanya” ve “Genç Polonya” adlarıyla anıldığı bir dönem olmuştu; “Jön Türkler”, yurt içinde ve Avrupa merkezlerinde çoğu zaman birbirinden kopuk olarak çalışan çeşitli grupların genel adıydı. İlk Jön Türk örgütü olarak. kabul edilen örgüt 1889’da İstanbul’da Askeri Tıp öğrencileri arasında kuruldu. Grubun önderleri Tunalı Hilmi (1863-1’928), Dr. Abdullah’ Cevdet (1869-1932) ve Arnavut asıllı İbrahim Temo. (1865-1945) idi. Bu örgütün adı o zamanlar “Terakki ve İttihat” (ilerleme ve Birlik) idi. Sonradan “İttihat ve Terakki” olarak küçük bir değişikliğe uğrayacak ve bu adla üne kavuşacaktı. İlk başlarda üç, dört kişilik bir çekirdek kadrosu olan grup kısa zamanda genişledi. Örgütlenmede Italyan gizli örgütü “Carbonari”yi örnek alan hareket hızla yayıldı ve Askeri Tıbbiyenin dışına taşarak Harbiye, Mülkiye ve . Mühendis hane gibi okullarda yeni taraftarlar buldu.

 

Ancak, birkaç yıl sonra Abdülhamit ajanları bu gizli örgütün izini . bulabildiler. Fakat üstlerine fazla düşülmedi. Bazı örgüt üyeleri yurt dışına çıkarak eylemlerini sürdürdüler. Özellikle Paris’te toplananlar burada örgütün yurt dışı merkezini kurdular.’ içlerinden Ahmet Rıza (1859-1930).

….

Jön ‘Türk hareketinin önderlerinden biri olacaktı. Ahmet. Rıza Paris’te 1895 yılı sonlarından başlayarak on beş ‘günde bir çıkan “Meşveret” dergisini yönetmişti. Ama bu dergi kısa zamanda A. Rıza’nın kişisel organına dönüşmüş, Jön Türkler’in gerçekte benimsemiş. olduklarından çok daha ileri bir “pozitivist” öğretiyi savunmuştu. Bu durum örgütteki’ ilk fikir ayrılıklarının tohumlarını da içinde taşımaktaydı. Bütün Jön Türklerin birleştiği başlıca noktalardan biri imparatorluğun birlik ve bütünlüğünü sürdürmek gereğiydi. Bu noktada en önemli sorun, Müslüman olmayan milliyetlerin daha geniş hak ve özgürlük isteyişleriydi. Jön Türkler bu isteklere karşı değillerdi, ancak bunun devletin bütünlüğünü bozmayacak bir çerçeve içinde gerçekleştirilmesinden yanaydılar. 1896 yılında Jön Türklerin İstanbul grubu ağır bir darbe yedi.

Planları hükumeti toplantı halindeyken basmak, Şeyhülislamdan Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ve yerine kardeşi Reşat’ın geçirilmesine ilişkin bir fetva almaktı. Ancak, komplo bir gece önce duyulmuş ve bütün komplocular derhal yakalanmışlardı. Jön Türklerin İstanbul kolunun çökertilmesi bütün hareketin sonu olmadı. Özellikle yurt dışındaki kollar Abdülhamit’e karşı propagandalarını daha da hızlandırdılar. Ancak Abdülhamit’de ciddi bir komployu son anda önleyebilmiş olmanın verdiği hırsla saldırıya geçti.

 

Bu amaçla yabancı devletler katında diplomatik girişimlerde bulunmaktan Jön Türklerin ileri gelenlerini çeşitli vaatlerle kazanmaya, yayınlarını basmakta kullandıkları hurufatı satın almaktan baskı ve tehditle yıldırmaya kadar çeşitli yöntemlere başvurdu, ve bir ölçüde başarılı oldu. Örneğin Jön Türklerin yurt dışındaki liderlerinden biri durumuna gelmeyi başarmış olan tarih öğretmeni “Mizancı Murat” (1853-1914) Abdülhamit’in parlak vaatlerine kanarak yurda döndü. Mizancı Murat’ın ve çevresinin padişahla uzlaşması gençler üzerinde çok olumsuz bir etki yaptı.

Çünkü onların gözünde Mizancı Murat kısa zamanda Ahmet Rıza’dan da etkili olmayı başarmıştı. 1896 yılında Kahire’de “Mizan” adında bir dergi yayınlayarak Abdülhamit’e muhalefet etmeye koyulan Murat, Abdülhamit’in Mısır Hidivine yaptığı diplomatik baskının sonucunda aynı yıl Kahire’yi terk edip Paris’e geçmiş, “Mizan”ı bir süre orada yayınlamıştı. Daha sonra da İttihat ve Terakki’nin Cenevre kolunun yöneticisi olmuştu, Abdülhamit’in Jön Türk liderlerini yanına çekmek amacıyla Avrupa’ya gönderdiği Celalettin Paşa, bir tek Mizancı Murat ve çevresini Sultan’ın da “ciddi reformlar yapmaya hazır” olduğuna ama bunun için ona karşı yürütülen muhalefete son verilmesi gerektiğine inandırabilmişti.

İttihat ve Terakki’nin Ahmet Rıza başkanlığındaki Paris koluyla, İbrahim Temo’nun yönetimindeki Romanya kolu ise “uzlaşma” hatta “teslimiyet” anlamına gelen bu öneriyi geri çevirmişlerdi. Mizancı Murat’ın İstanbul’a dönüşünden sonra olup bitenler, uzlaşmaya yanaşmayanların kuşkularında haklı olduklarını gösterdi. Çünkü Abdülhamit hiçbir vaadini tutmadığı gibi Jön Türk hareketine karşı baskısını da arttırmıştı. Başlangıçta Jön Türklerin amacı çok basitti: Abdülhamit’i devirmek, 1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymak ve bu anayasaya uygun reformlar yapmak. Böylece imparatorluk yabancı güçler tarafından parçalanmaktan kurtarılmış olacaktı.

Ancak geçen zaman içinde belirli sorunlara somut çözümler bulmak gerektiği, anayasa ve padişah değiştirmenin her şeyin çaresi olmadığı anlaşılmaya başlanmıştı. Fakat somut çözüm önerileri ortaya atıldıkça da giderek büyüyen ölçüde görüş ayrılıkları, bölünmeler baş gösterdi. En önemli ayrılık Prens Mehmet Sabahattin (1877-1948) ile Ahmet Rıza gruplarının arasında ve ülke yönetimindeki hak ve yetkilerin dağılımına ilişkin anlayış konusunda çıkmıştı. Prens Sabahattin Jön Türk hareketine 1900 yılında girmişti, ama Sultan Abdülmecit’in damadı Mahmut Celalettin Paşa’nın (1853-1903) oğlu olmasının da verdiği avantajla kısa zamanda ünlenmişti.

Kaldı ki kendisi çok iyi yetişmiş, geniş kültürü olan biriydi. 1901 yılında yayınladığı “Genel Çağrı” adli broşür Jön Türkler arasında yaygın bir ilgiyle karşılanmıştı. Kahire’de yayınlanan broşürde, istibdata karşı tüm güçlerin işbirliğinin sağlanması için bir kongre toplanması çağrısında bulunuluyordu. Kongre önerisi kısa zamanda taraftar buldu çünkü birçok parçaya bölünmüş hareket için gerçek bir gereksinimdi bu. Jön Türklerin ilk kongresi 4-9 Şubat 1902 tarihinde Paris’te yapıldı. II. Abdülhamit’in girişimleri sonucu Fransız Hükumeti açık bir kongre yapılmasını yasaklamış olduğu için oturumlar gizli olarak, ilkin Jön Türk sempatizani bir Fransız yazarın, sonra da Prens Sabahattin’in evinde yapıldı. Kongre oldukça sert tartışmalarla geçti. Tunalı Hilmi’nin de aralarında olduğu bir grup, salt yayın yapmakla, propagandayla istibdatın devrilemeyeceğini, silahlı mücadeleye de başvurmak gerektiğini savunuyordu.

Buna karşılık Prens Sabahattin bir ayaklanma çıkartmanın yabancı devletlerin işine yarayacğı gerekçesiyle buna karşı çıkıyordu. Sonunda Jön Türk hareketi içinde iki ana grup kemikleşti: biri kısa bir süre sonra ‘Terakki ve Ittihat Cemiyeti” adıyla ayrı bir örgüt olan Ahmet Rıza grubu, öbürüyse Prens Sabahattin grubuydu. Bu grup da “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” adıyla örgütleşti.

İki grup arasındaki görüş ayrılıktan temeldeydi. “Terakki ve Ittihat Cemiyeti”adını alan Ahmet Rıza ve taraftarları yabancı müdahalesine karşı ve imparatorlukta merkeziyetçi bir yönetimden yanaydılar. Prens Sabahattin’ciler ise yabancı devletlerle bir müdahale öncesinde anlaşmaktan ve yerinden yönetimden yanaydılar. Merkeziyetçiliği her düzeyde reddediyorlardı. Bütün bu tartışmalar sürüp gitti. Bu arada Prens Sabahattin grubu, Kongreden hemen sonra başarısız bir darbe girişiminde bulundu (1902). İngiltere’nin de destek vaadini almışlardı; ancak darbeyi gerektiği gibi örgütleyecek maddi olanaklardan yoksun oldukları için başlayamadan bitirdiler. Bu arada Jön Türk akımına bağlı yeni örgütler Ortaya çıktı. Bunların arasında Mustafa Kemal’in Şam’da kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ile Selanik’te kurulmuş olan “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” özellikle önemlidir. Çünkü bu iki örgüt, Paris’teki “Terakki ve İttihat Cemiyeti” ile 1907 yılında birleşmişler ve asıl “Ittihat ve Terakki Cemiyeti” bu birleşmeyle ortaya çıkmıştır.

Selanik’teki örgütün kurucularından PTT memuru Talât Efendi (1874-1921) yeni örgütün de Genel Merkezine girmiştir. Bu birleşme olayların bundan sonraki akışında 1908 ayaklanmasının hazırlanması ve gerçekleştirilmesinde belirleyici rol oynamıştır.

Önemli bir başka nokta da Jön Türk hareketi içinde ağırlığın imparatorluk dışındaki Selanik’e geçmesiydi Selanik İstanbul gibi yoğun bir baskı altında bulunmuyordu. Çeşitli Balkan milliyetlerinin silahlı mücadeleleri Jön Türklerin Selanik kolu üyelerine örnek olduğu gibi belli ölçülerde yardımcı da oluyordu. 1907’den sonra bazı iç ve dış koşulların çakışması nedeniyle olayların akışı hızlanıyordu. İçeride, Abdülhamit’in muhalefete karşı tutumunu sertleştirmesi, öğrenciler ve genç subaylar arasında soruşturma ve tutuklamaların artması sonucunda, İttihatçılar varlıklarını korumak amacıyla 1908 Mayısından itibaren açık mücadeleye karar veriyorlardı.

Öte yandan, Abdülhamit’in son yıllarında Babıali Hükumetinin Almanlardan yana bir çizgi izlemesi ve Berlin-Bağdat Demir yolu çevresindeki petrol yataklarını işletme imtiyazının da Almanya eline geçmesi, İngiltereyi telaşlandırmıştı. Babıali’ye baskı yapmaya karar veren İngiltere, Makedonya’da Avrupalı askerlerden oluşacak 12.000 kişilik bir jandarma oluşturulmasını ve bölgedeki Osmanlı Garnizonlarının azaltılmasını talep ediyordu. Daha da önemlisi, 11 Haziran 1908’de İngiltere Kralı ile Çar II. Nikola, Reval’da buluşarak Osmanlı imparatorluğuna karşı izleyecekleri ortak siyaseti görüşüyorlardı, Bu, imparatorluğun çevresindeki çemberin gittikçe daralması demekti.

İttihatçılar, bu durumu, hükumeti .hemen devirmek ve Makedonya’da Büyük Devletler’den önce davranarak bir reform hareketine girişmek için yeterli bir neden olarak değerlendirdiler. Önce, Cemiyetin aktif üyelerinden, Selanik’teki III. Orduya bağlı Kolağası Niyazi (1873-1912) ile, Binbaşı Enver Bey (1881-1922) dağa çıkarak bir ayaklanma hareketi örgütlemeye giriştiler. Babıali, olayları bastırmak için, ordu komutanlarından Şemsi Paşa’yı Makedonya’ya gönderdi; ama Paşa daha Manastıra ayak basar basmaz sokak ortasında öldürüldü. Bu olayın hemen ardından, Ittihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden bir yüzbaşı, Manastır’da ki İngiliz Konsolosunu ziyaret ederek Hristiyanlara karşı “düşmanca davranılmayacağını” ve “arkadaşlarının İngiltere ile dostluk politikasına dönülmesinden yana olduklarını” bildirdi. Aynı gün, Cemiyet’in çeşitli konsolosluklara dağıttığı bildiride, başlıca amacın 1876 Anayasasını geri getirmek olduğu ve bu Anayasa ile Müslüman olmayanların da haklarının güvence altına alınacağı belirtiliyor ve Büyük Devletlerin Babıaliyi desteklemekten vazgeçmeleri isteniyordu; Makedonya’daki karışıklıklar! ancak Cemiyet düzeltebilirdi. Bu süre içinde Cemiyet’in nüfuzu da gittikçe artmıştı.

Rumeli’deki Bulgar ve Arnavutların hemen hepsi Cemiyet yanlısıydı. Şemsi Paşa’nın yerine gönderilen birliklerin büyük bölümü isyancıların safına. geçmişti. 20 Temmuz’da Manastırlı Müslümanlar meşrutiyet isteğiyle ayaklandılar ve askeri depoları ele geçirdiler. İki gün içinde ayaklanmalar daha. da yayıldı; halkın desteğini alan ittihatçılar 22 ve 23 Temmuz günlerinde Makedonya’nin çeşitli kasabalarında meşrutiyet ilan ettiler. Bu sırada Abdülhamit de hem isyancılara bir ödün olarak hem de İngiltere’nin desteğini yeniden kazanmak ‘için, “İngiliz yanlısı” olarak bilinen eski. Sadrazamlardan Sait Paşa’yı (1’838-1914) 22 Temmuz’da yeniden Sadrazamlığa getiriyordu. Ama artık gelişmeler üzerindeki denetimini yitirmişti. 24 Temmuz’da, Padişah’ın 1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koyduğunu bildiren irade yayımlanıyordu. Artık ittihatçılar duruma egemen görünüyorlardı. 24 Temmuz’da “Hürriyet Kahramanı” Kolağası Niyazi, askerleriyle birlikte, “Hürriyet, Uhuvvet (Kardeşlik), Müsavat, Adalet”- pankartlarlyla süslenmis olan Manastır’a giriyordu.

Binbaşı Enver ise Selanikteki Olimpos Otelinin balkonunda alkışlar arasında halka söylev veriyor, keyfi yönetimin sona erdiğini, her din ve ırktan vatandaşların kardeş Osmanlılar olarak bir arada yaşayacağını söylüyordu. Her yerde o güne kadar görülmemiş bir heyecan ve hareketlilik başlamıştı. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler yollarda kucaklaşıyorlardı. Öte yandan, bu coşku, bir öfke dalgasına dönüşerek eski rejimin yetkililerine de yönetiyordu. İstanbul, Konya ve Bursa gibi kentlerde Sultan’ın hafiyeleri halkın inisiyatifiyle tutuklanıyor, eski görevliler işten alınıyordu. Padişah ise Sadrazam Sait Paşa’nın tavsiyesine uyarak bütün siyasal mahkümlar için af ilan ediyordu. Padişah’ın geleneksel otoritesi yfkılmıştı; bununla birlikte, Cemiyet de heı .üz yönetimi bütünüyle kendi eline alacak örgütsel yapıya ‘ve deneye sahip değildi. Siyasal iktidar, daha bir kaç yıl, Saray, Cemiyet ve geleneksel Babıali bürokrasisi arasında bir çekişme konusu olacak; İttihatçılar, ancak eski kurumları sarsan ve etkisizieştiren bunalımlar ve savaşlardan _ sonra, 1913’deki “Babıali Baskını” ile yönetime tümüyle egemen olacaklardı.

 

39 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.